Yahya Kemal Beyatlı Hayatı

'Biyografi' forumunda ZeuS tarafından 17 Oca 2012 tarihinde açılan konu

  1. YAHYA KEMAL BEYATLI (1884 - 1958)
    2 Aralık 1884 yılında Üsküp'te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İlköğrenimini İstanbul’da Vefa Lisesi’nde tamamladı. Paris’e giderek (1903) bir yıl bir kolejde Fransızca’sını ilerlettikten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Dokuz yıl kaldığı Paris’ten döndükten (1912) sonra, İstanbul’da üniversitede çeşitli dersler okuttu (1915-1923),
    Urfa milletvekili oldu (1923); Varşova (1926), Madrid (1929) Ortaelçiliklerine atandı, Tekirdağ (1935-1942) ve İstanbul (1943-1946) milletvekilliklerinde bulundu.
    Büyükelçi olarak Pakistan’a gitti (1948), bir yıl sonra emekliye ayrılarak yurda döndü (1949). Rumelihisarı mezarlığında gömülü. Spor ve Sergi Sarayı civarındaki parka bir anıtı dikildi (1968) Kişiliğini Paris’te okurken ünlü tarihçi Albert Sorel’in derslerinden aldığı tarih zevkiyle, Fransız şairlerinin (Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine, vb.) ölçü ve biçim güzelliklerinde buldu.
    Paris’e gidişi, II. Abdülhamit baskısından bir kaçış olduğu halde, orada siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Paris öncesi Hamid ve Servet-i fünun şiiri etkisinden kendisini böylelikle kurtardı, klasik divan şiirimizi Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla ele aldı. Avrupa dönüşü Yeni Mecmua’da "bulunmuş sayfalar" başlığıyla yayımladığı gazel ve şarkılarla tanındı (1918). Bu neoklasik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da şairin genel olarak Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür.
    Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en yüce eserlerini İstanbul’da yarattığı için, Yahya Kemal’deki İstanbul, Boğaziçi ve Türk musikisi hayranlığına, tabiat güzellikleri yanı sıra, tarih değerleri de girer. Duygu, düşünce ve hayali ustalıkla kaynaştıran şair, pek çoğuna hikaye karakteri verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz, ölüm ve sonsuzluktan da alır. İç ahengi her şeyden üstün tutuşu, şiiri "musikiden başka türlü bir musiki" kabul edişi; "Ok" şiiri bir yana, bütün şiirlerini, bu ahengin sağlanmasına daha elverişli gördüğü aruzla yazmasına sebep oldu Yahya Kemal, şiirlerini, makale ve hikayelerini sağlığında kitaplarda toplamamış, eserleri dergilerde, dağınık kalmıştı.
    Ölümünden sonra dostları ve hayranları tarafından bir Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti kurulduğu gibi, İstanbul Fetih Cemiyeti’ne bağlı bir de Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi açıldı (1961). Bu Enstitü’nün yayımlamaya başladığı Yahya Kemal Külliyatı’nda şairin ilk üçü şiirlerini; diğeri makale, deneme ve anılarını derleyen şu eserleri çıktı: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgariyle (1962), Rübailer ve Hayyam Rübailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikayeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahabeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar-Makaleler (1977) Hakkında yayımlanan kitapların sayısı yirmiyi geçer.
    Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgariyle (1962), Rübailer ve Hayyam Rübailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikayeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahabeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar-Makaleler (1977) Hakkında yayımlanan kitapların sayısı yirmiyi geçer

    Bir Başka Tepeden
    Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
    Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

    Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
    Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
    Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
    Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

    Koca Mustâpaşa
    Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!
    Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul,
    Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
    Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rû’yâda.
    Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz
    Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
    Mânevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
    Yaşayanlar değil Allah’a gidenlerden uzak.
    Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
    Hisseden kimse hakikat sanıyor hulyâyı.
    Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,
    O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,
    Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
    Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

    Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
    Bu taraf sanki bu halkıyla ezelden meskûn.
    Bir afif aile sessizliği var evlerde;
    Örtüyor fakrı asaletle çekilmiş perde.
    Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak...
    Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
    Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
    Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allah’a” diyen
    Yaşıyor sade maişetlerin en sâfında;
    Rûh esen kuytu mezarlıkların etrafında.
    Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
    Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
    Türk’ün âsûde mizaciyle Bizans’ın kederi
    Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

    Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir!
    Her tecellîsini nakletmek uzundur bir bir;
    Bir tecellisi fakat, ruhu saatlerce sarar;
    Koca Mustâpaşa var, camii var, semti de var.
    Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizeden,
    Hak’dan ilham ile bir gün o güzel semte giden
    Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,
    Kalbi çok dolduran îman ile gelmiş vecde,
    Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,
    Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl-ü menal,
    Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslam’a.
    Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

    Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr
    Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr.
    Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
    Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,
    Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık.
    Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
    Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
    Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

    Gece, şi’riyle sararken Koca Mustapaşa’yı
    Seyredenler görür Allah’a yakın dünyâyı.
    Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
    Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
    Bir ziyaretçi derin zevk alarak manzaradan,
    Unutur semtine yollanmayı artık buradan.
    Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtar ediyor;
    Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:
    “Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
    Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.
    Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,
    Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliyi;
    Ne ledünni gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
    Bir mücevher gibi Sümbül Sinan’ın rûhu yanar.
    Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
    Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!...”

    Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa’dan
    Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâ’dan.
    Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,
    Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;
    Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,
    Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
    Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.
    -Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yaya. -

    Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
    Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
    Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
    Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
    Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
    Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
    Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
    Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 8 Şub 2017