Kemalettin kamu kimdir kısaca

'Biyografi' forumunda ZeuS tarafından 17 Oca 2012 tarihinde açılan konu

  1. KEMALETTİN KAMU



    15 Eylül 1901’de Bayburt’ta doğdu. 6 Mart 1948'de Ankara'da yaşamını yitirdi. İstanbul Darülmuallimini'nde (Erkek Öğretmen Okulu) son sınıf öğrencisi iken Kurtuluş Savaşı'na katılmak amacıyla Ankara'ya geldi. Matbuat ve İstibarat Müdüriyet-i Umumiyesi’nde (bugünkü adıyla Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü) çalıştı. 1923'te İstanbul'a döndü. Erkek Muallim mektebi'ni bitirdi. Anadolu Ajansı’nda çalıştı. 1933’te Paris’e gitti ve siyasal bilgiler okulundan mezun oldu. Rize ve Erzurum'dan milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Türk Dil Kurumu Terim Kolu Başkanlığı yaptı. Hakimiyet-i Milliye ve Yeni Gün gazetelerinde yazılar yazdı. Atatürk ve İsmet İnönü'nün çeşitli gezilerine katıldı. İlk şiirleri 1919'da Büyük Mecmua'da yayınlandı. Kurtuluş Savaşı sırasındaki şiirleriyle dikkat çekti. Hece ölçüsü kullandığı şiirleriyle Milli edebiyat akımına bağlı bir şair olarak bilinir. İlk şiirlerinde vatan sevgisi, milli mücadele, sonraki şiirlerinde aşk, gurbet, yalnızlık gibi konuları işledi. Şiirleri ölümünden sonra Rifat Necdet Evrimer tarafından "Kemalettin Kamu, Hayatı, Şahsiyeti ve Şiirleri" (1949) adlı kitapta toplandı.


    GURBET GECELERİ
    Bekçisiyim, bu serin
    Bu siyah gecelerin
    Gurbetten daha derin
    Bir yara yok içimde!

    Korku bilmez ölümden
    Her gün yeniden ölen
    Bir bade gibi neden
    Biteyim bir içimde!

    Ne aşkım, ne emelim
    Soluk bir karanfilim
    Ben gurbette değilim
    Gurbet benim içimde!

    GURBETTE RENKLER
    Doğuda kırmızı, batıda turunç,
    Yanık bir yörüğü andıran bu tunç,
    Şu renk aleminde ne yok ki bizden,
    Mavi: Marmara'dan, mor: Akdeniz'den!

    Yeşil bir köşedir bana Bursa'dan,
    Kara: Erciyes'in yarları gibi,
    Sarıda güzü var Uzunyayla'nın
    Beyaz: Erzurum'un karları gibi

    KİMSESİZLİK
    Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
    Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
    Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
    Şefkatine inandığım biri var gibi.

    Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
    Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
    Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel!
    Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.

    Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
    Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
    Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
    Baş ucumda biri bana 'su yok' desin de!

    BİNGÖL ÇOBANLARI
    Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
    Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
    Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
    Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
    Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
    Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
    Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

    Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
    Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.
    Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
    Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
    Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;
    Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

    Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
    Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
    Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
    'Suna'mın başka köye gelin gittiği akşam.

    Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
    Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
    -Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
    Diye hıçkırır kaval:
    Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
    Daima eğeceksin, başkalarına boyun;
    Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
    Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
    Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!
    Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

    Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
    Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
    Anlattı uzun uzun.
    Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
    Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...
    Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
    Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,
    Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!

    GÜZ
    Kurudu ardık otlar
    Bitmiyor tazeleri
    Birikinti sularda
    Yaprak cenazeleri

    Döndü yayladakiler
    Erdi dağlara batı
    Ovalar daha geniş
    Kayalar daha katı

    Başım acuçlarımda
    Bir ağır külçe hüzün
    Düşüyor gözlerime
    Çiğ taneleri güzün

    İZMİR’E TAHASSÜR
    Anne, deniz nerde, yalımız nerde?
    Hani gideceğimiz İzmir'e der de
    Beni uyuturdun dizinde anne!

    Geçende ablam da öyle diyordu
    Bu bahar İzmir'e girmezse ordu
    Kanmam sözünüze sizin de anne!

    Yeşil bir bahara büründü dağlar
    Bülbüllü bahçeler, üzümlü bağlar
    Kimlerin işine yarıyor anne!

    O bağlar nerede, bahçeler nerde?
    Her akşam güneşin battığı yerde
    Gözlerim İzmir'i arıyor anne!

    Şimdi bir kuş olsam, kanadım olsa
    İzmir'e giden yol eğer bu yolsa
    Bir başıma bile giderim anne!

    Bir çetin bilmece sorsam Paşa'dan
    Söylemem memleket bağışlamadan
    Mutlaka İzmir'i isterim anne!

    HAZAN YOLCUSUNA
    Saçların yine solgun,
    Bağrın elemle dolgun,
    Nereye yolculuğun
    Yeni bir gurbete mi?

    Ben de kuru bir yaprak
    Gibi seninleyim bak,
    Zülfüne takılarak
    Oldum gönül veremi

    Gözlerin dolu melal,
    Yüzün bir ince hilal,
    Giderken benide al
    Berabarine e mi?

    İRŞAD
    Sevgilim güvenme güzelliğine,
    Seninde saçların tarumar olur;
    Aldanma talihin pembe rengine,
    Hayatın uzun bir intizar olur.

    Sevgilim her insan doğarken ağlar,
    Çiceklerle açar,sularla çağlar,
    Rehrüzgarı olur bahceler, bağlar,
    Nihayet isimsiz bir mezar olur.

    Sevgilim baksana bir yanda gülen,
    Bir yanda gözünün yasını silen,
    Kimi benim gibi erir derdinden,
    Kimi senin gibi bahtiyar olur.

    Sevgilim seninde geçer zamanın,
    Ne söhretin kalır ne hüsn_ü anın,
    Böyledir kanunu kahpe dünyanın,
    Dört mevsim içinde bir bahar olur!

    SÖĞÜT
    Dalın eğri büğrü yaprağın ince
    Rengin iğdeleşir rüzgar esince
    Yazın şemsiyesin yaşlıya gence
    Güzün derelere verirsin öğüt.

    Sılacı dibinde unutur çile
    Esintin avutur bozkırı bile
    Dökün tozlarını sabah yeliyle
    Akşam güneşi ile boyunu büyüt.

    Bir tünek olmadan kolların kara
    Yollama gölgeni öbür bahara
    Yaprak dökümünde uyup rüzgara
    Yorgun dallarını sallama söğüt.

    GURBET
    Gurbet o kadar acı
    Ki, ne varsa içimde
    Hepsi bana yabancı
    Hepsi başka biçimde

    Eriyorum gitgide
    Elveda her umide
    Gurbet benliğimi de
    Bitirdi bir biçimde

    Ne arzum ne emelim
    Yaralanmış bir el'im
    Ben gurbette değilim
    Gurbet benim içimde
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 9 Şub 2017