Hafız-ı Şirazi Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

'Biyografi' forumunda ZeuS tarafından 17 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. HAFIZ SADİ ŞİRAZİ
    1213-1291. Şemsettin Muhammet olup Şirazlı Hafız diye de bilinir. Farsçanın en büyük lirik şairidir. Kuran'ı ezberledi, bundan dolayı da Hafız Şirazi olarak anıldı. Arapçayı çok iyi öğrendi ve kullandı. Hafız Şirazi, zamanın hükümdarları tarafından korundu, kollandı. Türbesi bir anıtmezar hâline getirildi. Hafız Şirazi'nin ünü, daha sağlığında tüm İslâm âlemine yayıldı. Gazellerini bir divanda topladı, gazel dışında da pek az şiir yazdı. Olağanüstü bir dil inceliği, anlatım yeteneği, insanın en derin duygularını harekete geçiren bir lirizmle yazdığı gazelleri tüm dünyada ün kazandı. Hafız'ın şiirlerine en önemli şerhleri Türkler yazmışlardır. Şemi, Süruri ve Sudi'nin üç ciltlik şerhi, bunların arasında en iyisidir. Türk şairlerini büyük ölçüde etkileyen Hafız Şirazi, aynı zamanda Avrupa şiirini de etkilemiştir. Onun "Divan"ından esinlenen Goethe, "West-Östlicher Divan" (Batı-Doğu Divanı, 1819) adlı yapıtını kaleme almıştır. Hafız Şirazi'nin Divan'ı, Batı ve Doğu dillerine de çevrilmiştir.

    Hafızı'ın Gençliğinin Tasviri

    Ondördüncü yüzyılda yaşamış İran'lı şair. Şiraz'da doğmuştur. Farsçanın en büyük şairlerinden biri olduğu kabul edilir.İran tasavvuf şiirinin öncülüğünü yapmıştır. Şiirlerinde gerçeküstü öğeler de bulunur. Hafız-ı Şirazi, fikirlerindeki kuvvet, görüşlerindeki hususiyet ve edasındaki rintlik bakımından bütün şarkın en lirik şairlerinden biri sayılmış ve şöhreti gün geçtikçe doğuya ve batıya yayılmıştır.

    Etkileri

    Hafız, İran edebiyatını olduğu gibi Türk edebiyatını da etkilemiştir. Yahya Kemal Beyatlı'nın Rindlerin Ölümü şiiri, Hafız'ın sanatını konu eder. Sadi hem şiirde işlediği konular bakımın¬dan, hem de anlatımdaki eşsiz ustalığıyla büyük bir değer taşır. İslam edebiyatında insanı işleyen, insanın evrendeki varlığını tartışan, insanı tanımaya, anlamaya yönelik ilk önemli atılım Sadi'nin şiirlerinde görülür. Tasavvuf düşüncesinin en geniş biçimde yoru¬munun izlerini taşıyan bir anlayışla insanlara olgunlaşmanın yollarını gösterir, yaşamanın amacının olgun insana ulaşmak olduğunu savunur.
    Sadi şiirde gazel, mesnevi, kaside, rubai, kıta gibi dönemin yaygın nazım biçimlerin¬den yararlanmakla birlikte, düzyazı ile şiiri birlikte kullanarak anlatımda yeni ufuklar aç¬mıştır.
    Sadi'ye yaygın bir ün sağlayan ilk ünlü yapıtı "Bostan" mesnevi biçiminde yazılmıştır. Tasavvuf anlayışını yansıtan bu yapıtta insanı insan yapan sevgi, alçakgönüllülük, ruhsal olgunluk, açık yüreklilik gibi erdemler övülür; bunların her şeyden üstün olduğunu gösteren öyküler anlatılır. Öbür ünlü yapıtı "Gülistan" düzyazı olarak kaleme alınmıştır, ama araya serpiştirilen kısa şiirlerle anlatım çeşitlendiril¬miş, daha çekici hale getirilmiştir.

    Eserleri

    Sadi, eserlerini manzum (ölçülü yazı - şiir) ve nesir (düz yazı) olarak kaleme almıştır. Eserlerinin toplamı yirmiyi geçmektedir. Bostan, Gülistan, Akl u Aşk, Takrîr-i Dibace, Nasihatü'l-Mülûk ve Havatim öne çıkan eserlerindendir. Eserleri vefatından sonra "Bîsütûn" adı altında külliyat olarak bir araya toplanmıştır.

    Sadi'nin Bostan adlı eseri ahlak, terbiye, tevazu, mertlik, adalet, ihsan, rıza, kanaat, şükür, tövbe gibi muhtelif konuların işlendiği on bölümden oluşmaktadır. Eser hikaye ve menkıbelerle zenginleştirilmeye çalışılmıştır. Bu esere bir çok kişi tarafından şerh yazılmıştır. Eserde, hükümdarlar övülmekten çok hakka, adalete ve doğruluğa davet edilmektedir.

    Gülistan; hükümdarların hal ve hareketleri, derviş ahlakı, kanaat ve fazilet, susmanın yararları, sevgi ve gençlik, zayıflama ve ihtiyarlık, terbiyenin ehemmiyeti, sohbetin adabı'nın işlendiği sekiz bölümden müteşekkildir. Eserde, yazar bizzat müşahede ettiği konulara da yer vermektedir. Ayrıca büyük alimlerin sohbet ve toplantılarında duyduklarını, öğrendiklerini aktarmaktadır. Hem nesir hem de manzum kısımlar yer almaktadır. Aktarılan fikir ve düşünceler net bir biçimde, kısa ve açık şekilde kaleme alınmıştır.

    Sadi'nin özellikle bu iki eseri hemen hemen bir çok dünya kütüphanesinde yer almaktadır. Eserler bir çok dünya diline çevrilmiştir. İslam aleminde büyük rağbet gören bu eserler medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Şerh ve tercümeleri yayınlanmıştır. Eserlerindeki akıcı üslubu ve insanları sıkmayan tarzı, edebi sanatlardan istifade edilerek vücuda getirildiğini göstermektedir. Yazar, gezmiş bulunduğu çok geniş çevrelerden edinmiş olduğu tecrübelerini ve görgüsünü, medreselerde elde ettiği eğitimi, seyahatleri boyunca temas kurduğu alimlerle yaptığı sohbetleri güzel bir şekilde işlemiştir. İlim öğrenme ve öğrendiklerini aktarma konusunda güzel ve örnek bir hayat yaşamıştır.

    Gülistan adlı eseri ibretli hikâyelerle doludur. Bunlardan bâzıları:
    "Hikâye olunur ki: Bir sultan, halkına çok ezâ ve cefâ eder, halkın mallarını gasbederdi. Sultânın zulmü o kadar ileri gitti ki, halk o beldeden akın akın kaçmaya başladı. Halkın azalmasıyla, hazîne boşaldı, devletin gücü zayıfladı. Düşmanlar sağdan soldan saldırmaya başladı. Bir gün pâdişâhın meclisinde Şehnâme kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhak'ın saltanattan hal'i ve Feridun'un sultan olması hakkında idi. Vezîr, Padişâha; "Feridun'un hazinesi, malı, mülkü, hizmetçileri ve adamları yok iken nasıl oldu da pâdişâh oldu?" diye sorunca, padişâh; "İşitmişsindir, bir takım halk onu büyük bir istekle desteklediler, onu kuvvetlendirdiler. Böylece pâdişâh oldu" diye cevap verdi. Bunun üzerine vezîr; "Madem ki halkın toplanmasına pâdişâh sebeb oluyor, sen niye halkını eziyor, perişân ediyorsun? Yoksa sen pâdişâh olmak istemiyor musun?" dedi. Beyt tercümesi:

    Sevmek lâzım halkı ve askeri cân u gönülden,

    Çünkü halkı sâyesinde hüküm sürer sultan.

    Pâdişâh, vezîre; "Dağılan asker ve halkın toplanması için ne yapmalıdır?" diye sorunca, vezir; "Pâdişâh, âdil ve merhametli olmalıdır. Pâdişâh âdil ve merhametli olursa, halk onun etrafında toplanır ve rahat yaşar. Hâlbuki sende bu ikisi de yok" dedi. Fârisî şiir tercümesi:

    Nasıl ki kurt çoban olamaz.
    Zâlim de pâdişâhlık yapamaz.
    Zulmün temelini atan hükümdar,
    Saltanâtın direğini yıkmış olur.

    Vezîrin bu sözleri pâdişâhın hoşuna gitmedi. Vezîri hapse attırdı. Çok geçmeden pâdişâhın amcasının çocukları saltanat dâvasına düştüler. Etraflarına bir ordu toplayarak pâdişâha hücûm ettiler. Pâdişahın zulmünden bezen halk da pâdişâha karşı baş kaldırdılar. Sonunda pâdişâh tahtını kaybetti. Saltanat, amcasının çocuklarının eline geçti. Şiir tercümesi:

    Zâlim pâdişâha felâket gününde,
    Güçlü düşmanı kesilir dostu bile.
    İyi muâmelede bulunsa halka,
    Olur bir ordu bütün halkı ona."

    "Hikâye: Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler.Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra; "Müsâde ederseniz ben onu susturayım" dedi. Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; "Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez" dedi.

    Fârisî Beyt Tercümesi:

    Bir belâya ve felâkete uğradığında mahzun olma,
    Cenâb-ı Hakkın nice gizli lütufları vardır onda."

    Sa'dî-i Şîrâzî buyurdu ki: "Hak teâlânın lütuf ve ihsân buyurduğu bahta ve rızka kanâat etmeyen kimse, Rabbini bilmemiş ve O'na itâat etmemiş olur. Ey bir yerde durmayan, sebât etmeyen, rızk için didinip duran, koşan kişi! Sakin ol, yuvarlanan taş üzerinde ot bitmez."

    "Ey akıllı kimse! İster iyi, ister kötü olsun, kimsenin arkasından konuşma.Çünkü hakkında konuştuğun kişi gerçekten kötü ise, onu kendine düşman etmiş olursun. İyi ise, çok kötü bir iş yapmış olursun. Biri sana gelip de filân adam kötüdür derse, iyi bil ki, o kendi kusûrunu söylemiş olur."

    "Birisi şu ibretli sözü söyledi: Gıybet edecek olursam, anamdan başkasının gıybetini etmem. Zîrâ böylece sevaplarım anama yazılmış olur!"

    Ey iyi insan! Bir insanın iki şeyi dostlarına haramdır. Birisi; onun malını haksız yere alarak yemek, diğeri; arkasından iyi olmayan şekilde konuşmaktır. Biri senin yanında başkasının aleyhinde konuşuyorsa, zannetme ki başkasının yanında seni medheder. Benim nazarımda bu dünyâda en akıllı insan, kendisiyle meşgûl olup, başkalarından gâfil olandır."

    "Düşmandan lâf getiren, insana düşmandan daha büyük düşmandır. Ey laf taşıyıcı! Düşmanım bile yüzüme karşı kötü şey söylemiyor. Sen ondan daha büyük düşman olmasan, onun arkamdan söylediğini, gelip de yüzüme karşı söyler misin? Söz taşıyan, eski düşmanlıkları yeniler, kinleri tâzeler. En yumuşak insanları bile çileden çıkarır. Uyuyan fitneyi uyandıran kimseden en kısa zamanda kaç! Kavga iki kişi arasında yanan bir ateşe benzer. Söz taşıyıcı ise, o ateşin sönmemesi için odun taşıyan oduncu gibidir."

    "Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim, hüner, mârifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan, arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun."

    "Ey yüzünde nûr kalmamış kişi. Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azâba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgûl olan, kendi ayıplarını göremez."

    "Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur'ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san'atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir."

    "Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da secde kâbiliyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebilirdi."

    "Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu."

    "Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur."

    "Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramazsın. İyilerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeytanın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecektir."

    "Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bırakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybedersin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muhkem duvarına tutunarak yürü."

    "Ey insanoğlu! Bugün günahlarından korkar isen, yarın birşeyden korkmazsın."

    "Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utandırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesidir."

    Eserlerinden
    Afiyetin değerini ancak felaket gören bilir. Ey karnı tok olan, sana arpa ekmeği hoş gelmiyor. Ama senin gözünde çirkin olan şey benim sevgilimdir. Sevdiği göğsünde olanla, kapıya gözünü dikip bekleyen arasında fark vardır.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Alçak adam sarhoşluğun son haddine vardı mı, darlık gününü düşünmez. Ağaç, bahar mevsiminde meyve saçar, şüphesiz kışın da çıplak kalır.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Bir kimse benden onun vasfını sorsa . . . Gönlünü kaptıran kişi, bir nişanı olmayan sevgiliden nasıl bahsedebilir ki? Aşıklar sevgilinin yolunda can verenlerdir. Ölülerden ses gelmez ki?
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Bilge, söylenmemesinden zarar geleceği zaman söze başlar ve yememekten zarar geleceği zaman lokmaya uzanır. Şüphesiz sözü hikmet olur, yemesi sağlık getirir.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Ey benim şahsımı hakir gören, sakın iriliği meziyet sanma. Meydan gününde ince belli at işe yarar, besili öküz değil.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Göğse giren hava hayatı uzatır, çıkan hava vücuda ferah verir. Şu halde bir nefeste iki nimet mevcut ve her nimete bir şükür vaciptir.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Altın da, gümüş de topraktan çıkar, ama her taşın içinde bunlar bulunmaz. Süheyl yıldızı bütün alemin üstünde parlar, öyleyken, bir yerde meşin yapar, bir yerde sahtiyan.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *
    Kardeşim, ben Tanrı'ya şükür etmeliyim. Çünkü peygamberlerin mirasına, yani ilme kondum; oysaki sen Firavun'un, Haman'ın mirasına, yani Mısır saltanatına kondun.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *

    Asık suratlıdan bir şey isteme. Onun kötü huyundan elem duyarsın. Gönlünün gamını anlatacaksan öyle bir kimseye anlat ki, yüzünü görürken ferahlayasın. Kapıcıların cefasına katlanmaktansa, efendinin ihsanından vazgeçilmelidir. Kasapların çirkin takazalarını çekmekten, et arzusuyla ölmek daha iyidir.
    * * * * * * * * * * * * * * * * * *

    Bilgelerden birini dinledim. Diyordu ki: "Hiçbir kimse cahilliğini itiraf etmez. Biri konuşurken daha sözünü bitirmeden lafa başlayan kimse müstesna". "Ey akıllı kişi, sözün başı, sonu vardır. Sözün ortasında söze başlama. Akıllı, tedbirli, bilgili insan, eğer susan yoksa söze başlamaz."

    Sadi Şirazi "Gülüstan"

    Çoktandır koşmaktan yoruldum, bittim
    Dinleneyim diye hamama gittim

    Yıkanmak üzere uzandım kile
    Sanki elim temas etti bir güle

    Kil değil adeta bir dilber teni
    O güzel kokusu mest etti beni

    -"Nesin?" dedim, "Amber misin, gül müsün?
    Yoksa basit toprak mısın, kil misin?"

    -"Toprağım ben, bir tarladan alındım
    Uzun zaman gül dibinde bulundum."

    Kamil ile bulunan olgunlaşır
    En azından onun kokusun(u) taşır.