Faruk Nafiz Çamlıbel kimdir kısa hayatı eserleri

'Biyografi' forumunda Merve tarafından 3 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1889-1973)


    18 Mayıs 1889'da İstanbul'da doğdu. 8 Kasım 1973'te Akdeniz'de seyreden Samsun gemisinde yaşamını yitirdi. Türk şiirinde "hecenin 5 şairi" diye bilinen şairlerden biri. Yenilikçi edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul'lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçeğine açıldı. Türkçenin gelişmesine büyük katkı sağladı. Milli edebiyat akımına verdiği güçle kendisinden sonra gelen kuşaktaki biçok şairi etkiledi. Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim şiirinin yanında üçüncü bir kümenin oluşmasına neden oldu. İstanbul Darülfünun'u Tıp Fakültesi'ndeki eğitimini yarım bıraktı. Kayseri, İstanbul ve Ankara'da liselerde ve öğretmen okullarında edebiyat dersleri verdi.

    1946-1960 arasında Demokrat Parti'den İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra bir süre Yassıada'da tutuklu kaldı. Biraz Cenap Şahabettin'den, büyük ölçüde de Yahya Kemal Beyatlı'dan etkilenerek ilk şiirlerini aruz vezniyle yazdı. Sonra hece veznine döndü. Anadolu insanının duygularını işleyerek Milli edebiyatakımının yurtçu duyarlılığını zengileştirdi. Erkek bencilliğini yücelten aşk şiirleri de yazdı. Anayurt adlı dergiyi 8 sayı çıkardı. "Çamdeviren", "Deli Ozan" gibi takma isimlerle mizah şiirleri yazdı. Fıkra, manzum oyun, roman türünde eserleri de var.


    ESERLERİ



    Şiir:

    Şarkın Sultanları (1919)

    Gönülden Gönüle (1919)

    Dinle Neyden (1919)

    Çoban Çeşmesi (1926)

    Suda Halkalar (1928)

    Bir Ömür Böyle Geçti (1933)

    Elimle Seçtiklerim (1934)

    Akarsu (1937)

    Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)

    Akıncı Türküleri (1938)

    Heyecan ve Sükûn (1959)

    Zindan Duvarları (1967)

    Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)





    Oyun:

    Canavar (1925)

    Özyurt (1932)

    Akın (1932)

    Kahraman (1933)

    Yayla Kartalı (1945)

    ROMAN:

    Yıldız Yağmuru (1936)














    HAN DUVARLARI


    -Osmanzade Hamdi Bey'e-

    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

    Bir dakika araba yerinde durakladı.

    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...

    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına

    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.

    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...

    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.


    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan

    Baba ocağından yar kucağından

    Bir çiçek dermeden sevgi bağından

    Huduttan hududa atılmışım ben"

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

    Araya gitti diye içlenme baharına,

    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.

    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...

    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...

    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...

    Gönlümde can verirken köye varmak emeli

    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"

    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

    Biz menzile vararak atları çektik hana.

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    "Gönlümü çekse de yârin hayali

    Aşmaya kudretim yetmez cibali

    Yolcuyum bir kuru yaprak misali

    Rüzgârın önüne katılmışım ben"

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    "Garibim namıma Kerem diyorlar

    Aslı'mı el almış haram diyorlar

    Hastayım derdime verem diyorlar

    Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:

    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"

    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

    Dedi:

    "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...

    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri

    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..


    ÇOBAN ÇEŞMESİ

    Derinden derine ırmaklar ağlar,

    Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,

    Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,

    Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.


    "Göynünü Şirin'in aşkı sarınca

    Yol almış hayatın ufuklarınca,

    O hızla dağları Ferhat yarınca

    Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."


    O zaman başından aşkındı derdi,

    Mermeri oyardı, taşı delerdi.

    Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.

    Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.


    Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,

    Kerem'in sazına cevap veren bu,

    Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...

    Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.


    Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,

    Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,

    Ateşten kızaran bir gül arar da,

    Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,


    Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,

    Tarihe karıştı eski sevdalar.

    Beyhude seslenir, beyhude çağlar,

    Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...




    SON AŞIK

    Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım,

    Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene

    Ak düşünce saçların kumral rengine

    Kollarında son aşıkın ben olacağım.

    Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen,

    Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün

    Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün ...

    O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen?

    Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar ...

    O gün bana yalaşırken ey ilahi yar,

    Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

    Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın,

    Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın

    Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!




    KISKANÇ

    Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!

    Sesini duyan olur, sana göz koyan olur.

    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,

    Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur...

    Dilerim Tanrı'dan ki, sana açık kucaklar

    Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun,

    Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,

    Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!


    FİRARİ

    Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

    Sana kafir dediler, diş biledim Hak'ka bile

    Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

    Kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile.

    Sana çirkin demedim ben, kafir demedim

    Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

    Yaşadın beş sene kalbimde, misafir demedim

    Bu firar aklına nereden, ne zaman esti senin.

    Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine

    Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.

    Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine

    Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek.