Ebu Bekr-i Sıddık

'Dini Bilgiler' forumunda By RiZeLi tarafından 5 Temmuz 2010 tarihinde açılan konu


  1. Ebu Bekr-i Sıddık
    Ebu Bekr-i Sıddık Kimdir
    Ebu Bekr-i Sıddık Nedir




    Peygamberlerden sonra insanların en üstünü.

    Hazret-i Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok tesîrinde kaldığı bir rüyâ gördü. Gökten dolunay inip, Kâbe-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekkedeki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Hazret-i Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu.

    Kavminden Peygamber gelecek
    Sabahleyin heyecanla uyanan Hazret-i Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip, rüyâsını anlattı. O da dedi ki:
    - Bu rüyâ karışık rüyâlardan biridir. Bunun tabîri yapılamaz.
    Fakat bu söz Onu tatmin etmemişti. Devamlı bu rüyânın tabîrini düşünüyordu.

    Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîraya rüyâsını anlattı. Rüyâ Bahîranın çok dikkatini çekti. Bunun için Hazret-i Ebû Bekire sordu:
    - Sen nerelisin?
    - Kureyştenim.
    - Tamam. Şimdi rüyânı tabîr edeyim. Mekkede, bu kavimden bir peygamber gelecek, Onun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken Onun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!..
    Hazret-i Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti:
    - Şimdi sen hemen memleketine dön! Ona ulaş! Ona vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce Ona îmân et!

    Hazret-i Ebû Bekir bu tabîri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:
    - Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır. Senin delîlin nedir?
    Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    - Peygamberliğime delîl, o rüyâdır ki, bir Yahûdî âliminden tabîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rüyâdır, itibâr edilmez dedi. Sonra râhib Bahîra, doğru tabîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmeğe davet ederim.

    Bunun üzerine, Hazret-i Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:

    Aklıma yatmıyor
    “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak Ona arz edebilirim. Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes Ondan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.

    Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hazret-i Ebû Bekiri İslâma daveti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik dediler.

    Hazret-i Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:
    - Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.

    Arkadaşlarım dediği, Hazret-i Osman, Hazret-i Talhâ bin Ubeydullah, Hazret-i Zübeyr, Hazret-i Abdurrahmân bin Avf, Hazret-i Sad bin Ebî Vakkâs ve Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi.

    Gelin îmân edin
    Hazret-i Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:
    - Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz. Gelin, Allaha ve Onun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!

    Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler. Kendisini çok fecî şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen bazı kimseler, kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler.

    Hazret-i Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir şekilde başında beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu. Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:
    - Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? Ona birşey oldu mu?
    Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:
    - Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?
    - Anneciğim, ben Resûlullaha birşey oldu mu diye soruyorum. Onun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de birşey içerim.
    - Evlâdım, vallahi, Onun hakkında bir bilgim yok. Onun için sana cevap veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra Onun durumunu öğrenirsin.
    - Hayır anne!.. Sen Ümm-i Cemile git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?

    Annesi de îmân etti
    Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemile durumu anlattı.
    Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemilin yardımıyla, yavaş yavaş Hazret-i Erkamın evine vardı. Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı. Artık bütün ağrılarını unutmuştu. Peygamber efendimize dedi ki:
    - Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâdır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da hidâyete kavuşsun!

    Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk Müslümanlardan oldu.

    Resûlullah efendimiz Mirâca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâbe yanında mirâcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar. Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler.

    Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık diyerek Hazret-i Ebû Bekire gidip sordular:
    - Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüse gidip geldin. İyi bilirsin. Mekkeden Kudüse gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?
    - İyi biliyorum. Bir aydan fazla.

    Mi'râcınız mübârek olsun!
    Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebû Bekirin de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüse bir gecede gidip geldiğini söylüyor diyerek, Ebû Bekire sevgi, saygı gösterdiler.

    Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;
    - Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi.

    Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:
    - Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekire de sihir yapmış.

    Hazret-i Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:
    - Yâ Resûlallah! Mirâcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!

    Böylece Hazret-i Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini giderdi, diğerlerinin manevîyatlarını güçlendirdi. Böyle tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hazret-i Ebû Bekire Sıddîk dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

    Beraber hicret ederiz
    Mekkede müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîneye hicret etti. Hazret-i Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:
    - Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.
    - Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?
    - Evet vardır.

    Peygamber efendimizin bu cevapları, Hazret-i Ebû Bekiri sevindirmişti.Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekkede sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı müminler kalmıştı.

    Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, yanî Ensâr, hicret eden Mekkelileri yanî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

    Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hazret-i Aliyi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hazret-i Ebû Bekirin evine gitti. Hazret-i Ebû Bekire buyurdu ki:
    - Hicret etmeme izin verildi.
    Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:
    - Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?
    Efendimiz cevap verdiler:
    - Evet...
    Anam-babam fedâ olsun

    Hazret-i Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki:
    - Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl buyurunuz.
    - Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım.
    Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hazret-i Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

    Hazret-i Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

    Safer ayının 27si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, bazan sola, bazan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:
    - Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!
    - Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?
    - Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.

    Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hazret-i Ebû Bekir dedi ki:
    - Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.

    Ayağını yılan soktu
    Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri davet eyledi.

    Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hazret-i Ebû Bekirin kucağına koyup uyudu. O zaman, Hazret-i Sıddîkın ayağını yılan soktu. Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:
    - Ne oldu yâ Ebâ Bekr?
    - Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
    Resûlullah efendimiz, Ebû Bekirin yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.

    Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkama dedi ki:
    - İşte burada iz kesildi.
    Müşrikler dediler ki:
    - Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.

    İçeri bakmadan geri döndüler
    Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hazret-i Ebû Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:
    - Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.
    Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

    Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve Rebîul-evvelin 8. pazartesi günü Medînede Kubâ köyüne geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.

    Hazret-i Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

    Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sad ve Saîd hazretlerini gönderdi. Sonra Hazret-i Ebû Zeri gönderdi. Daha sonra da Hazret-i Ömeri gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hazret-i Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:
    - Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

    Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebû Bekiri ağlarken görünce buyurdu ki:
    - Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.

    Hazret-i Ebû Bekir'in îmânı
    Hazret-i Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
    (Ebû Bekirin îmânı, bütün müminlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekirin îmânı ağır gelir.)

    Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hazret-i Ebû Bekire nasîb olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.

    Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:
    (Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti vadetti.)

    Bu âyet-i kerîmenin, Hazret-i Ebû Bekirin fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.

     



  2. Cevap: Ebu Bekr-i Sıddık

    Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.

    Allah ve Resulünü bıraktım
    Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Hazret-i Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hazret-i Ebû Bekiri, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu:
    - Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?
    - Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.

    Sonra Hazret-i Ebû Bekire dönüp sordu:
    - Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?
    - Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.

    Resûlullah efendimiz Hazret-i Ömere dönerek buyurdu ki:
    - İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.

    Hazret-i Ebû Bekirin, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

    Hele Hazret-i Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:
    - Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.

    Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:
    - Kim “Resûlullah öldü derse, kılıcımla boynunu vururum!

    Resûlullah da vefât edecektir
    Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Abbâsın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hazret-i Ebû Bekir buyurdu ki: - Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim dediğini içinizde duyan var mı?
    - Hayır, böyle bir söz duymadık.
    Sonra Hazret-i Ömere dönüp sordu:
    - Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?
    - Hayır duymadım.
    Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:
    - Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kurân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

    Sonra, Hazret-i Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

    Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin fazîletlerini anlatıyorlardı. Şehîdlerin şefâati hakkında buyurdu ki:
    - Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâat ederler.

    Gazânız mübârek olsun
    Bu sözleri işiten Hazret-i Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.

    Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Bu muhârebe Hazret-i Nevfelin duâsından sonraki ilk muhârebe idi. Ve bu muhârebede Hazret-i Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.

    Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hazret-i Nevfelin hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı.

    Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti.

    Hazret-i Nevfelin annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hazret-i Aliye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret etti.

    Yaşlı kadın daha sonra, Hazret-i Ömere ve Hazret-i Osmana rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı işâret ettiler.

    En son gelen Hazret-i Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.

    Hazret-i Ebû Bekir kendi kendine düşündü:
    “Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzun kalbleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. Ona nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!

    Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!..
    Daha sonra, Hazret-i Ebû Bekir, bütün kalbiyle:
    - Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!.. diye bağırdı.

    İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:
    - Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?
    Bu atlı, Hazret-i Nevfelden başkası değildi.

    Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:
    - Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir buyurdu.

    Bu hâdiseden sonra, Hazret-i Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.